Reklam Alanı

23 Nisan 2017 Pazar

ATOM VE YAPISI

ATOM VE YAPISI

Hava,su,dağlar,hayvanlar,bitkiler,vücudumurduğumuz koltuk,kısacası en ağırından en hafifine kadar gördüğümüz ,dokunduğumuz ,hissettiğimiz herşey atomdan meydana gelmiştir.Elinizde tutuğunuz kitabın herbir sayfası milyarlarca atomdan oluşur.Atomlar öyle küçük parçalardır ki,en güçlü mikroskopla dahi bir tanesini görmek mümkün değildir.Bir atomun çapı ancak milimetrenin milyonda biri kadardır. Bu küçüklüğü bir insanın gözünde canlandırması pek mümkün değildir.O yüzden bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım: Elinizde bir anahtar olduğunu düşünün. Kuşkusuz bu anahtarın içindeki atomları görebilmemiz mümkün degildir.Atomları mutlaka görmek istiyorum diyorsanız,elinizdeki anahtarı dünyanın boyutlarına getirmemiz gerekecektir.Elinizdeki anahtar dünya boyutunda büyürse,işte o zaman anahtarın içindeki her bir atom bir kiraz büyüklüğüne ulaşır ve sizde onları görebilirsiniz. Yine bu küçüklüğü kavraya bilmek ve herseyin nasıl atomlarla dolu olabildiğini görebilmek için bir örnek daha verelim: Bir tuz tanesinin tüm atomlarını saymak istediğimizi düşünelim.Saniyede bir milyar (1.000.000.000) tane sayacak kadar eli çabuk olduğuz da varsayalım.Bu dikkate değer beceriye karsın bu ufacık tuz tanesi içindeki atom sayısını tam olarak tespit edebilmek için beş yüz yıldan fazla zamana ihtiyacımız olacaktır. Peki bu kadar küçük bir yapının içinde ne vardır? Bu derece küçük olmasına rağmen atomun içinde evrende gördüğümüz sistemle kıyaslayabileceğimiz derecede kusursuz bir sistem bulunmaktadır. Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan oluşmuştur.Çekirdeğin içinde ise proton ve nötron ismi verilen başka parçacıklar vardır.

ÇEKİRDEK

Çekirdek,atomun tam merkezinde bulunmaktadır ve atomun niteliğine göre belirli sayıda proton ve nötrondan oluşmuştur.Çekirdeğin yarı çapı,atomun yarıçapının on binde biri kadardır.Rakam olarak eritirse;atomun yarıçapı 10-8cm, çekirdeğin yarıçapı ise 10-12cm kadardır. Dolayısıyla çekirdeğin hacmi atomun hacminin 10 milyarda biri eder. Bu küçüklüğü yine gözümüzde canlandıramayacağımıza göre, kiraz örneğimizden devam edebiliriz. Biraz önceki sayfada bahsettiğimiz gibi elinizdeki anahtarı dünya boyutuna getirdiğimizde ortaya çıkan kiraz büyüklüğündeki atomların içinde çekirdeği arayalım.Ama bu arayış boşunadır,çünkü böyle bir ölçekte de çok daha küçük olan çekirdeği gözlemleme olanağımız kesinlikle bulunamaz.Gerçekten bir şey görebilmek için yine ölçü değiştirmek gerekecektir.Atomumuzu temsil eden kiraz yeniden büyüyüp iki yüz metre yüksekliğinde kocaman bir top olacaktır. Bu akıl almaz boyuta karşın atomumuzun çekirdeği yine de çok küçük bir toz tanesinden daha iri duruma gelmeyecektir. Öyle ki, çekirdeğin 10-13cm olan ile atomun 10-5cm olan çapını kıyasladığımızda şöyle bir sonuç ortaya çıkar:Atomu bir küre şeklinde kabul ederek bu küreyi tamamen çekirdekle doldurmak istediğimiz taktirde bu iş için 1015 atom çekirdeği gerekecektir. ancak bundan daha şaşırtıcı bir durum vardır;Boyutları 10 milyarda biri olmasına rağmen, çekirdeğin kütlesi atomun kütlesinin %99.95'ni oluşturmaktadır.Peki bir şey nasıl olurda bir yandan kütlesinin yaklaşık tamamını oluştururken,diğer yandan da hemen hemen hiç yer kaplamasın? Bunun sebebi şudur:Atomun kütlesini oluşturan yoğunluk tüm atoma eşit olarak dağılmamıştır, yani atomun bütün kütlesi atomunçekirdeğine birikmiştir. Diyelim ki ,sizin 10 milyon m2 bir evimiz var ve bu evin tüm eşyasını 1 m2 'lik bir odada toplamanız gerekiyor .Bunu yapabilir misiniz? Tabii ki hayır. Ancak atom çekirdeği dünyada eşi-benzeri ,olmayan çok büyük bir güçle bunu yapabilmektedir. 1932 yılına dek ,çekirdeğin proton ve elektronlardan oluştuğu sanılıyordu. Ancak yapılan araştırmalarla elektronların değil nötronların atom çekirdeğini oluşturduğu anlaşıldı.Atom çekirdeine sığabilen bir protonun büyüklüğü ise 10-15 metredir.

 ELEKTRONLAR


Elektronlar, çekirdeğin etrafında belirli yörüngelerde durmaksızın dönen parçacıklardır ve çekirdeği elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi kuşatırlar. Elektronları daha yakından inceleme ve onlara bakabilme imkanımız olsaydı, onların tıpkı dünyamız gibi hareket ettiklerini görürdük. Evet; elektronlar tıpkı dünyanın güneş çevresinde dönerken aynı zamanda kendi çevresinde dönmesi gibi dönerler. Ancak kuşkusuz, elektronların büyüklüğü dünyanın büyüklüğünden çok farklıdır. Eğer bir kıyas yapmak gerekirse; bir atomu dünya kadar büyütsek, bir elektron sadece bir elma boyutuna gelecektir. En güçlü mikroskopların bile göremeyeceği kadar küçük bir alanda dönüp-duran onlarca elektron, atomun içinde çok karışık bir trafik yaratır. Ancak, elektronlar atomun içinde en ufak bir kazaya yol açmazlar. Üstelik atomun içinde yaşanacak en ufak bir kaza atom için felaket olabilir ama atom, kendi sonunu getirecek bu felaketi hiçbir zaman yaşamaz ve varlığını sürdürür. Elektronlar, nötron ve protonların neredeyse iki binde biri kadar ufaklıkta parçacıklardır. Bir atomda, protonlarla eşit sayıda elektron bulunur ve her elektron her bir protonun taşıdığı artı (+) yüke eşit değerde eksi (-) yük taşır. Çekirdekteki toplam artı (+) yük ile elektronların toplam eksi (-) yükü birbirini dengeler ve atom nötr olur. Elektronların taşıdıkları elektrik yükü itibariyle bazı fizik kurallarına uymaları gerekir. Bu fizik kuralları 'aynı elektrik yüklerinin birbirini itmesi ve zıt yüklerin birbirlerini çekmesidir. İlk olarak; normal koşullarda hepsi eksi yüklü olan elektronların bu kurala uyup birbirlerini itmeleri ve çekirdeğin etrafından dağılıp-gitmeleri gerekir. Ancak durum böyle olmaz. Eğer, elektronlar çekirdeğin etrafından dağılsalardı, tüm evren boşlukta dolaşan, proton, nötron ve elektronlardan ibaret olurdu. Bu durum da tabii olarak evrenin sonunun gelmesine sebep olurdu. kinci olarak; artı yüke sahip olduğu için çekirdeğin, eksi yüklü elektronları kendine çekmesi ve elektronların da çekirdeğe yapışmaları gerekir. Böyle bir durumda da çekirdek bütün elektronları kendine çeker ve atom içine çöker. Ancak bu olumsuzlukların hiçbiri olmaz! Elektronların az önce belirttiğimiz (1.000 km/s) olağanüstü kaçış hızları, bunların birbirlerine uyguladıkları itici kuvvet ve çekirdeğin elektronlara uyguladığı çekim kuvveti o kadar hassas değerler üzerine kurulmuştur ki bu üç zıt etken birbirlerini mükemmel bir şekilde dengelerler. Sonuçta atomdaki bu muazzam sistem dağılıp parçalanmadan sürüp gider. Atoma etki eden bu kuvvetlerden birinin olması gerekenden çok az daha fazla veya az olması atom diye bir kavramın hiç varolmamasına neden olurdu

ATOM MODELLERİ VE TARİHİ GELİŞİMİ

1. ATOM MODELLERİNİN TARİHİ GELİŞİMİ
Thomson Atom Modeli :
(1902) üzümlü kek şeklindeki atom modeli;

Thomson atom altı parçacıklar üzerinde çalışmalar yaparken icat ettiği katot tüpü yardımıyla 1887 yılında elektronu keşfinden sonra kendi atom modelini ortaya attı. Thomson'a göre Atom dışı tamamen pozitif yüklü bir küre olup ve negatif yüklü olan elektronlar ise kek içerisindeki gömülü üzümler gibi bu küre içerisine gömülmüş hâldedir. 


Rutherford Atom Modeli: 
(1911) güneş sistemine benzeyen atom modeli;

Thomson'm modeline pek inanmayan Rutherford ünlü alfa saçılması deneyi ile kimya tarihine nükleer atom kavramım sokarak yeni çığır açmıştır. İnce altın levhayı radyoaktif atomların yayınladıkları alfa ışınlarıyla bombardımana tabii tutan Lord Ernest Rutherford gözlemlerine ve deneylerinin sonuçlarına dayanarak, atomun Thomson tarafından hayâl edilmiş "fon statik topluluk olamayacağına hükmetti. Ve atomun yapısını, topta gezegenlerin Güneş'in etrafında gravitasyon kuvvetinin etkisiyle dolandıkları gibi gibi elektronlum da pozitif yüklü bir çekirdeğin etrafında elektrik:)sel çekim kuvvetinin etkisi alanda dolanmakta olduğu dinamik bir model olarak açıkladı.

Bohr Atom Modeli :
(1913) kuvantum teorisinin sahneye çıkışı;

Rutherford atom modeli üzerinde kafa yoran Danimarkalı fizikçi Niels Bohr, klasik fizik gereği çekirdeğin etrafında dolanan elektronların ivmeli hare:)ketlerinden dolayı, enerji kaybederek çekirdeğe düşmeleri gerektiğini düşündü. Ama hiç de böyle olmamakta ve atom kararlılığını muhafaza etmektedir. Bohr atomun bu karalılığını;

1. Elektron hareketlerinin ancak belirli yörüngeler (enerji seviyeleri) üzerinde mümkün olmasıyla, 

2. Elektronun, bir yörüngeden bir başkasına geçişini ise belirli bir miktarda (bir kuvantum miktarında) bir enerji kazanmasına (ya da kaybetmesine) bağlı olduğuna, ve

3. Bir atomda, elektronların daha da alana düşmeyecekleri bir en alt enerji düzeyinin var olmasıy:)la açıklamaktadır.

De Broglie'un Atom Modeli: 
(1923) Broglie'un dalga modeli;

Bohr’n atom modeli elektronların yörüngeler arası geçişlerin mümkün kılan “enerji (kuvantum) sıçramaları” açıkla:)makta yetersiz kalmaktaydı. Bunun çözümü Fransız fizikçisi Prens Victor De Broglie tarafın:)dan teklif edildi. De Broglie bilinen bazı taneciklerin uygun koşullar altında tıpkı elektromanyetik radyasyonlar gibi, bazen de elektromanyetik radyasyonların uygun şartlarda tıpkı birer tanecik gibi davranabileceklerini düşünerek elektronlara bir "sanal dalga”nın eşlik ettiği öne sürerek bir mo:)del teklif etti. Bu modele göre farklı elektron yörüngelerini çekirdeğin etrafında kapalı dalga halkaları oluşturmaktaydılar.



Born'un Atom Modeli : 
(1927) olasılık kavramına dayanan atom modeli;

Almanya'lı kuramsal bir fizikçi olan Born Heisenberg'in belirsizlik ilke katlamakla beraber bir takım olasılık ve istatistiki hesaplar neticesinde bir elektronun uzaydaki yerini yaklaşık olarak hesap etmenin mümkün olabileceğini öne sürdü. Born Schrödinger'in dalga denklemini olasılık açısından yorumlayarak dalga mekaniği ile kuvantum teorisi arasında bir bağıntı kurdu. Böylece elektronun uzayın bir noktasında bulunması ihtimalinin hesaplanabileceğini göstermiş oldu.

1.1. ATOM MODELLERİ
Bugün bildiğimiz atom bilgisi, teorik ve deneysel konularda yıllardır sürekli yapılan çalışmaların bütünüdür. Çalışmalar sonucunda atomun var-im ı kesin bilgi hâlini aldıktan sonra, onları daha yakından tanımak, özelikleri ile ilgili araştırma ve incelemeler yapmak için modeller tasarlanmaya başlanmıştır. Model, bir konu ya da olayın anlaşılmasını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanır, ancak olayın gerçek niteliğini belirtmez.

Atom modelleri; ilim adamları tarafından hayal edilmiş tablolardan ibarettir. Bunlar atomu doğrudan doğruya gözlemleyerek yapılan tasanlar Değildir. En sade atom modelinde atomlar, içi dolu esnek küre olarak kail edilir. Şimdi atom modellerini inceleyelim.

1.1.1. DALTON ATOM MODELİ
Sabit oranlar kanunu ve katlı oranlar kanunu olarak gördüğümüz bileşik-i terdeki kütlesel ilişkilere bakarak 1803 yılında John Dalton, maddelerin çok çok küçük yapı taşlarının topluluğu halinde bulunduğu, fikrini ileri sürdü. Dalton atom teorisi olarak ortaya konulan temel özellikler şunlar:)dır;

1. Maddelerin özelliklerini gösteren birim parçacıklar atomlar veya atom gruplarıdır.

2. Aynı cins elementlerin atomları birbirleriyle tamamen aynıdır.

3. Atomlar içi dolu kürelerdir.

4. Farklı cins atomlar farklı kütlelidir.

5. Maddenin en küçük yapıtaşı atomdur. Atomlar parçalanamaz.

6. Atomlar belli sayılarda birleşerek molekülleri oluştururlar. Örneğin, 1 atom X ile l atom Y’den XY, l atom X ile 2 atom Y den XY2 bileşiği oluşur. Oluşan bileşikler ise standart özellikteki moleküller topluluğudur.

Atomla ilgili günümüzdeki bilgiler dikkate alındığında Dalton atom modelin:)deki eksikliklere ek olarak üç önemli yanlış hemen fark edilir.

1. Atomlar, içi dolu küreler değildir. Boşluklu yapıdadırlar.

2. Aynı cins elementlerin atomları tam olarak aynı değildir. Kütleleri farklı (İzotop) olanları vardır.

3. Maddelerin en küçük parçasının atom olduğu ve atomların parçala:)namaz olduğu doğru değildir. Radyoaktif olaylarda atomlar parçalanarak daha farklı kimyasal özellikte başka atomlara ayrışabilir; proton, nötron, elektron gibi parçacıklar saçabilirler.

1.2. THOMSON ATOM MODELİ
Dalton atom modelinde (-) yüklü elektronlardan ve (+) yüklü protonlardan söz edilmemişti. Yapılan de:)neyler yardımıyla, katot ışınlarından elektronun, kanal ışınlarından protonun varlığı ortaya konulmuştu. Bu bilgiler ışığında Thomson'un atomla İlgili fikirlerini aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz.

1. Protonlar ve nötronlar yüklü parçacıklardır. Bunlar yük bakımın:)dan eşit, işaretçe zıttırlar. Proton + 1 birim yüke; elektron ise -l birim yüke eşittir.

2. Nötr bir atomda proton sayısı elektron sayısına eşit olduğundan yükler toplamı sıfırdır.

3. Atom yarıçapı 10-8 cm olan bir küre şeklindedir. Söz konusu küre içerisinde proton ve elektronlar atomda rast gele yerlerde bulunurlar. Elektronun küre içindeki dağılımı üzümün kek içindeki dağılımına benzer.

4. Elektronların kütlesi ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Bu nedenle atomun ağırlığını büyük ölçüde protonlar teşkil eder.

Nötron denilen parçacıklardan bahsedilmemesi Thomson Atom teorisinin eksiklerinden biridir. Proton ve elektronların atomda rastgele yerlere bulunduğu İddiası ise teorinin hatalı yönüdür.

1.1.3. RUTHERFORD ATOM
Atomun yapısının açıklanması hakkında,önemli katkıda bulunanlardan birisi de Ernest Rutherford (Örnıst Radırford) olarak bilinir. Rutherford'dan önce Thomson atom modeli geçerliydi. Bu modele göre, atom küre şeklindedir. Ve küre içerisinde proton ve elektronlar bulunmaktadır. Acaba bu proton ve elektronlar atom içerisinde belirli bir düzene mi, yoksa rastgele bir dağılım içerisinde mi bulunuyorlar? Bu sorunun cevabı daha bulunamamıştı. Rutherford bu sorunun cevabı ve Thomson atom modelinin doğruluk derecesini anlamak için yaptığı alfa (a) parçacıkları deneyi sonucunda bir model geliştirmiştir.

Polonyum ve radyum bir a-ışını kaynağıdır. Rutherford, bir radyoaktif kaynaktan çıkan a-taneciklerini bir demet hâlinde iğne ucu büyüklüğündeki yarıktan geçirdikten sonra, kalınlığı 10-4 cm kadar olan ve arkasında çinko sülfür (ZnS) sürülmüş bir ekran bulunan altın levha üzerine gönderdi.

Altın levhayı geçip ekran üzerine düşen a - parçacıkları ekrana sürülen ZnS üzerinde ışıldama yaparlar. Böylece metal levhayı geçen a - parçacıklarını sayma imkanı elde edilir. Rutherford, yaptığı deneylerde metal levha üzerine gönderilen a- parçacıklarının % 99,99 kadarının ya hiç yollarında sapmadan ya da yollarından çok az saparak metal levhadan geçtiklerini, fakat çok az bir kısmının ise metale çarptıktan sonra büyük bîr açı yaparak geri döndüklerini gördü. Rutherford daha sonra deneyi altın levha yerine, kurşun, bakır ve platin metallerle tekrarladığında aynı sonucu gördü. Kinetik enerjisi çok yüksek olan ve çok hızlı olarak bir kaynaktan çıkan a - parçacıklarının geriye dönmesi için;

1. Metal levhada pozitif kısmın olması,

2. Bu pozitif yüklü kısmın kütlesinin (daha doğrusu yoğunluğunun) çok büyük olması gerekir.

Bu düşünceden hareketle Rutherford, yaptığı bu deneyden şu sonuçlan çıkardı.

Eğer, a tanecikleri atom içerisindeki bir elektrona çarpsaydı, kinetik enerjileri büyük olduğu için elektronu yerinden sökerek yoluna devam edebilirlerdi. Ayrıca, a - taneciği pozitif, elektron negatif olduğundan geriye dönüş söz konusu ol:)maması gerekirdi. Bu düşünceyle hareket eden Rutherford, metale çarparak geriye dönen alfa parçacıklarının sayısı metal levhadan geçenlere oranla çok küçük olduğundan; atom İçerisinde pozitif yüklü ve kütlesi büyük olan bu kısmın hacmi, toplam atom hacmine oranla çok çok küçük olması gerektiğini düşünerek, bu pozitif yüklü kısma çekirdek dedi.



Rutherford, atomun kütlesinin yaklaşık olarak çekirdeğin kütlesine eşit olduğunu ve elektronlarında çekirdek etrafındaki yörüngelerde döndüğü:)nü ileri sürmüştür. Buna göre, Rutherford atomu güneş sistemine benzetmiş oluyordu. Rutherford atom modelini ortaya koyduğunda nötronların varlığı daha bilinmiyordu. Günümüzde ise «çekirdeğin proton ve nötronlar içerdiği ve bunların çekirdeğin kütlesini oluşturduklarına inanıl:)maktadır. Rutherford'un ortaya koyduğu atom modelinin boyutlarını da anlamak önemlidir. Bunu şu şekilde ifade edebiliriz. Eğer, bir atomun çekirdeği bir tenis topu büyüklüğünde olsaydı, bu atom büyük bir stadyum büyüklüğünde olurdu.




He atomu 2 proton, 2 nötron ve 2 elektron:)dan oluşur. Bir He atomunun 2 elektronu tamamen uzaklaştırılırsa geriye +2 yüklü helyum iyonu (He+2) kalır. Bu iyona alfa (a) parçacığı (alfa ışını) denir.

Bir atomu a - taneciği ile incelemek, bir şef:)taliyi uzun bir iğne ile incelemeye benzer, iğ:)nenin şeftalinin ortasında sert bir şeye çarp:)tığını tespit ederek şeftali çekirdeğinin varlığını ve büyüklüğünü onu hiç görmeden anlamak mümkündür. Bu arada şeftali ile çekirdeğinin büyüklüğü ve atom ile çekirdeğinin büyüklüğünün aynı oranda olamayacağı unutulmamalıdır.

1.1.4. Bohr Atom Teorisi
Buraya kadar anlatılan atom modellerinde, atomun çekirdeğinde, (+) yüklü proton ve yüksüz nötronların bulunduğu, çekirdeğin etrafında dairesel yörüngelerde elektronların dolaştığı ifade edildi. Bu elektronların çekirdek etrafında nasıl bir yörüngede dolaştığı, hız ve momentumlarının ne olduğu ile ilgili bir netice ortaya konmadı. Bohr ise atom teorisinde elektronların hareketini bu noktadan inceledi.

1913 yılında Neils Bohr, hidrojen atomunun spektrum çizgilerini ve Planck'ın kuvantum kuramını kullanarak Bohr kuramını ileri sürdü. Bu bilgiler ışığında Bohr postulatları şöyle özetlenebilir.

1. Bir atomdaki elektronlar çekirdekten belli uzaklıkta ve kararlı hâller:)de hareket ederler. Her kararlı hâlin sabit bir enerjisi vardır.

2. Her hangi bir kararlı enerji seviyesinde elektron dairesel bir yörüngede (orbitalde) hareket eder. Bu yörüngelere enerji düzeyleri veya kabukları denir.

3. Elektron kararlı hâllerden birinde bulunurken atom ışık (radyasyon) yayınlamaz. Ancak, yüksek enerji düzeyinden daha düşük enerji düzeyine geçtiğinde, seviyeler arasındaki enerji farkına eşit bir ışık kuantı yayınlar. Burada E = h-i) bağıntısı geçerlidir.

4. Elektron hareketinin mümkün olduğu kararlı seviyeler, K, L, M, N, O gibi harflerle veya en düşük enerji düzeyi l olmak üzere, her enerji düzeyi pozitif bir tam sayı ile belirlenir ve genel olarak "n" İle gösterilir, (n: 1,2,3 .....¥)

Bugünkü bilgilerimize göre; Bohr kuramının, elektronların dairesel yörüngelerde hareket ettikleri, ifadesi yanlıştır.

Bohr atom modeli, hidrojen atomunun davranışını çok iyi açıkladığından ve basit olduğundan önce büyük ilgi gördü. Ancak, bu model çok elektronlu atomların davranışlarını (atomların spektrumlarını, atom çekirdeğinin bir elektronunu yakalayarak başka atom çekirdeğine dönüşünü) açıklayamadığından yaklaşık 12 yıl kadar geçerli kaldı. Daha sonra yerini modern atom teorisine bıraktı.

Bohr'a göre, elektronlar çekirdekten belirli uzaklıklarda dairesel yörüngeler izlerler. Çekirdeğe en yakın yörüngede bulunan (n = 1) K tabakası en düşük enerjilidir. Çekirdekten uzaklaştıkça tabakanın yarıçapı ve o kabukta bulunan elektronun enerjisi artar. Elektron çekirdekten sonsuz uzaklıkta iken (n @ ¥) elektronla çekirdek arasında, çekim kuvveti bulunmaz. Bu durumda elektronun potansiyel enerjisi sıfırdır. Elektron atomdan uzaklaşmış olur. Bu olaya iyonlaşma denir.


Elektron çekirdeğe yaklaştıkça çekme kuvveti oluşacağından, elektro:)nun bir potansiyel enerjisi olur. Elektron çekirdeğe yaklaştıkça atom kararlı hâle doğru gelir, potansiyel enerjisi azalır. Buna göre, elektronun her enerji düzeyindeki potansiyel enerjisi sıfırdan küçük olur. Yani negatif olur. Bohr hidrojen atomunda çekirdeğe en yakın enerji düzeyinde (K yörüngesi) bulunan elektronun enerjisini -313,6 kkal/mol olarak bul:)muştur.

1.1.5. MODERN ATOM MODELİ
Bohr, elektronu, hareket hâlinde yüklü tanecik olarak kabul edip, bir hidrojen atomundaki elektronun sadece bazı belirli enerjilere sahip olacağı:)nı varsayarak teorisini ortaya atmıştı. Bu teori, hidrojen gibi tek elektronlu He+, Li+2 iyonlara da uymasına rağmen çok elektronlu atomların, ayrıntılı spektrumlarının, kimyasal özelliklerinin açıklanmasına uyma:)maktadır. Yine de, modern atom modelinin gelişmesinde bir basamak teşkil etmiştir.

Modern atom modeli, dalga mekaniğindeki gelişmelerin elektronun hare:)ketine uygulanmasına dayanmaktadır. Bu modelin öncüleri Lois de Broglie , Heisenberg ve Schrödinger gibi bilim adamlarıdır.

1924 yılında Louis de Broglie, ışık ve maddenin yapısını dikkate alarak, küçük tanecikler bazen dalgaya benzer özellikler gösterebilirler, şeklin:)deki hipotezini ortaya attı. 1927 yılında de Broglie'nin hipotezi elektron demetlerinin bir kristal tarafından, X-ışınlarına benzer biçimde saptırılması ve dağıtılması deneyi İle ispatlandı.

1920'li yıllarda Werner Heisenberg, atomlardan küçük taneciklerin davranışlarını belirlemek için ışığın etkisini inceledi. Bunun sonucunda Heisenberg belirsizlik ilkesi olarak anılan şu neticeyi çıkardı.

"Bir taneciğin nerede olduğu kesin olarak biliniyorsa, aynı anda taneciğin nereden geldiği veya nereye gittiğini kesin olarak bilemeyiz. Benzer şekilde, taneciğin nasıl hareket ettiğini biliyorsak onun yerini kesin olarak bilemeyiz."

Buna göre, elektronun herhangi bir andaki yeri ve hızı aynı zamanda kesin olarak bilinemez. Bir taneciğin yerini ve hızını ölçebilmek için, o taneciği görmek gerekir. Taneciğin görünmesi de taneciğe ışık dalgası göndermek ile olur. Elektron gibi küçük tanecikleri tespit etmek için düşürülen uygun dalga boyundaki ışık, elektronun yerini ve hızını değiştirir. Bu yüzden, aynı anda elektronun yeri ve hızı ölçülemez. Bu nedenle de elektronların çekirdek etrafında belirli dairesel yörüngeler izledikleri söylenemez. Yörünge yerine elektronun (ya da elektronların) çekirdek etrafında bulunma olasılığından söz etmek gerekir.

Modern atom modeli, atom yapısı ve davranışlarını diğer atom modellerine göre, daha iyi açıklamaktadır. Bu model, atom çekirdeği etrafındaki elektronların bulunma olasılığını kuvantum sayılan ve orbitaller ile açıklar, kuvantum sayıları, bir atomdaki elektronların enerji düzeylerini belirten tam sayılardır. Orbitaller ise elektronun çekirdek etrafında bulunabilecekleri bölgelerdir.

Elektron tanecik olarak düşünüldüğünde; orbital, atom içerisinde elektronun bulunma olasılığı en yüksek olan bölgeyi simgeler. Elektron maddesel bir dalga olarak düşünüldüğünde ise, orbital, elektron yük yoğunluğunun en yüksek olduğu bölgeyi simgeler. Yani, elektron tanecik olarak kabul edildiğinde elektronun belirli bir noktada bulunma olasılığın:)dan, dalga olarak kabul edildiğinde ise elektron yük yoğunluğundan söz edilir.

ATOM EN KÜÇÜK PARÇA MIDIR ?

Atom nedir? "Maddenin en küçük yapıtaşı! Peki, "madde" nedir? Elle tutup gözle gördüğümüz her şey! Aslında, doğru olmasına doğru bu yanıtların hepsi ama biraz eksik... Örneğin ben bir maddeyim; yani benim de en küçük yapıtaşım atomlar. Yani atom denen minik "yaratıklar"dan oluştum. Aynı şekilde yediğimiz elma, oturduğumuz sandalye, yazı yazdığımız kalem ve hatta onun mürekkebi, içtiğimiz su, soluduğumuz hava... Bunların hepsi madde ve hepsi de atomlardan oluşmuş. Peki nedir bu atom? Etrafımızda gördüğümüz tüm maddelerden sorumlu bu "minik" nesneler neye benzer? Herşeyden önemlisi, acaba onların da yapıtaşları var mı?

Aslına bakarsanız, bu sorular yüzyıllar öncesinden de sorulmuş. Hatta "atom" sözcüğünün ilk ortaya çıkışı İ.Ö. 460 yılına kadar uzanıyor. O dönemde yaşamış Demokritus adlı bir filozof, bir elmayı örnek vererek atomu ve anlamını açıklamış: Bir elma alın ve onu ikiye bölün. Sonra bu yarım elmalardan birini tekrar ikiye bölün ve böylece sürdürün... Demokritus'a göre, bu şekilde yarım parçaları bölmeye devam ederseniz, sonunda öyle bir an gelecek ki, artık bölemeyeceğiniz kadar küçük bir parça elde edeceksiniz (ama bıçağınız kesemediği için değil, bölmek mümkün olmadığı için!). İşte, bölünmesi olanaksız bu parçaya Demokritus Yunanca'da 'bölünemez" anlamına gelen "atomos" adını vermiş.

Demokritus, bu kavramı ortaya atmış atmasına ama bunu o dönemin diğer bilim adamlarına inandıramamış. Özellikle de dönemin en büyük filozofu Aristo'ya. Zaten Aristo reddedince, bir bildiği vardır diye diğerleri de inanmamış. Hatta Demokritus öldükten yüzyıllar sonra bile kimse atomdan bahsetmemiş.


Ta ki, 2000 yıl kadar sonraya, yani 1800'li yılların başına kadar. Bilim adamları maddenin doğasını anlamaya yönelik çalışmaları sırasında ister istemez bu minik parçacıklarla karşılaşmışlar. İngiliz bilim adamı Dalton, deneyleri sırasında, maddeyi oluşturan ama yapısını tanımlayamadığı bu temel ögelere ilişkin ilk kanıtları elde etmiş. Ondan sonra da keşifler ardı sıra devam etmiş.   Atomun varlığı kanıtlandıktan sonra da, yapısını anlamaya yönelik bir çok kuram ortaya atılmış. Bunlardan ilki J. J. Thomson adlı bir İngiliz fizikçi'den geliyor.


Thomson, 1897 yılında atomun bir parçası olan eksi yüklü elektronları keşfetmiş. Thomson'a göre atomun içinde eksi yüklü elektronları dengeleyecek artı yüklü parçacıklar olması gerekiyordu. Thomson, atomu bir "üzümlü kek"e benzetmişti: Üzümler eksi yüklü elektronlar, kekin diğer kısımları ise artı yüklü madde.


Bundan daha doğru bir modeli, 1911 yılında atomun içinde artı yüklü bir çekirdeğin olması gerektiğini keşfeden Ernest Rutherford geliştirmiş. Rutherford'un atom modeli, Güneş Sistemi'mizin yapısına benziyor. Ortada Güneş, yani artı yüklü çekirdek ve çevresinde dolanan gezegenler, yani eksi yüklü elektronlar. Rutherford'un bu modeline göre çekirdek atomun çok küçük bir parçası: Örneğin atomun boyutunu Dünya kadar büyütsek bile içindeki çekirdek en fazla bir futbol stadyumu kadar kalıyordu. Rutherford daha da 
önemli bir adım atarak, çekirdek içinde artı yüklü parçacıkları yani protonları keşfetmiş ve protonların elektronlardan 1836 kez daha ağır  olduğunu bulmuş.


Fakat bu model de bazı kuramsal sorunlar çıkarmış. 1912 yılında Danimarkalı fizikçi Niels Bohr, bu kuramsal sorunları çözecek bir model oluşturmuş. Bohr'un atom modelinde, yine ortada artı yüklü bir çekirdek, fakat sadece belli yörüngelerde dolanabilen eksi yüklü elektronlar var. Bundan sonraki gelişmeler, Bohr'un atom modelini düzeltmeye yönelik. Bu gelişmelerden biri, çekirdekte artı yüklü proton dışında, yüksüz "nötron" adı verilen parçacıkların da olduğu. Nötronları da 1932 yılında, James Chadwick, kendisinin yaptığı derme çatma bir detektörle keşfetmiş.


Atomun tam bir modelini oluşturmadaki en önemli yöntem, Kuantum Mekaniği adı verilen fizik dalının gelişmesiyle oldu. Bugünkü bilgilerimizin tamamı bu fizik dalının gelişmesiyle elde edildi. Artık bugün atom ve yapısı hakkında epeyce bilgiye sahibiz. Kuantum kuramına göre, atom, artı yüklü bir çekirdek ve etrafında dalga gibi de hareket edebilen elektronların bulutundan oluşan minik bir "nesne"...

Atomdan Öte Köy Var Mı?
Aslında, atomlar her ne kadar maddenin yapıtaşları olarak tanımlansa da, gördüğümüz gibi onların da daha küçük yapıtaşları var. Demokritus'un elma örneğinde bir bıçak değil de, günümüzün modern mikroskoplarını kullandığımızı düşünelim. Tabii ki, elmayı keserek değil, büyüterek yapabiliriz bunu. Elmanın bir parçasının görüntüsünü mikroskop altında büyütelim. Önce elmanın detaylarına, daha büyütmeye devam edersek molekül adını verdiğimiz atom gruplarına ulaşırız. Moleküller, iki ya da daha fazla atomun "kimyasal bağ" adı verilen işlemle biraraya gelmesi sonucu oluşur. İşte, madde dediğimiz nesnelerin katı (elma gibi), sıvı (su gibi) veya gaz (hava gibi) olmasını sağlayan şey, bu moleküllerin biraraya geliş biçimi. Moleküller birbirleriyle çok sıkı sıkıya bağlanmış ve yerlerinden kıpırdayamıyorlarsa madde katı halde; atomlar, kopmamak şartıyla birbirleri etrafında hareket edebiliyorlarsa sıvı halde; atomların oluşturduğu moleküller serbestçe hareket edebiliyorlarsa gaz halinde oluyor.
 
Demek ki, biraz daha büyütürsek atomlara ulaşacağız. Tanımımız gereği, atomlar madde değil. Çünkü madde olabilmesi için en azından katı, sıvı veya gaz halinde olabilmeli. Fakat, bu hallerden birisi için kimyasal bir bağa, yani en az iki atoma gereksinim var. Dolayısıyla tek başına bir atom ne katı, ne sıvı, ne de gaz yani ne de madde. Ancak biraraya gelirlerse madde oluşturuyorlar. Bu anlamıyla maddenin yapıtaşı! Atomu, mikroskobumuzda büyütmeye devam ettiğimizde (aslında bunu yapabilecek mikroskoplar yok, fakat bilim adamları başka işlemlerle bunu yapabiliyorlar. Biz yine de yapabildiğimizi varsayalım) başta da söylediğimiz gibi, Güneş Sistemi'ne benzer bir yapıyla karşılaşıyoruz. Ortada bir çekirdek ve etrafında dolanan elektronlar. Elektron bulutundan geçip içeri dalıyoruz ve merkezde yer alan çekirdeği görüyoruz. Büyütmeye devam ediyoruz ve çekirdeğin içine bakıyoruz. Burada nötron ve protonlarla karşılaşıyoruz.


Elektronlar eksi yüklü ve hafif, protonlar artı yüklü ve ağır, nötronlar ise yüksüz ve ağır parçacıklar. Yük ve kütle gibi kavramlar atomları birbirinden ayırdetmekte kullanılıyor. Çünkü çok sayıda atom var ve bunların hepsinin, elektron, proton ve nötron sayıları farklı. Bir atomdaki elektronların sayısı, o atomun atom numarasını (AN) veriyor, bu sayı aynı zamanda o atomun çekirdeğindeki proton sayısına da eşit. Proton ve nötron sayılarının toplamı ise atomun kütle numarasını (KN) veriyor. Örneğin en basit yapıya sahip atomlardan biri olan helyumun atom numarası 2 ve kütle numarası 4 (yani 2 proton, 2 elektron ve 2 nötronu var) ve 4He2 şeklinde simgeleniyor.  Havada bulunan oksijen atomunun ise atom numarası 8 ve kütle numarası 16 vb...


Daha sonuna gelmedik. Son bir gayretle proton ve nötronun da içine bakıyoruz ve orada da daha temel parçacıklar görüyoruz. Bunlara da "kuark" adı veriliyor. İşte, maddenin içine yolculuğumuzun "şimdilik" son durağı burasıymış gibi görünüyor. Buradan daha ileri gitmemiz mümkün değil.


Artık bir sonuç çıkarabiliriz: Maddenin en küçük yapıtaşı kuarklar. Kuarklar bir araya gelerek proton ve nötronları, bunlar ve elektronlar biraraya gelerek atomları, atomlar molekülleri, moleküller de maddeyi (elma örneği gibi) oluşturuyor.



Gördüğümüz kadarıyla atomdan öteye köy var, yani kuarklar! Peki kuarklardan öteye? Bunu henüz bilemiyoruz. Ancak bu, hiç bilemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Demokritus'tan bugüne katettiğimiz yol, bilimin, her alanda olduğu gibi, maddenin temel yapısını anlamada da bize vereceği daha pek çok şey olduğunun bir göstergesi. 

5 Şubat 2017 Pazar

6. SINIF SOSYAL BİLGİLER DERSİ SORULARI

6. SINIF SOSYAL BİLGİLER DERSİ SORULARI

1- Türkiye'de yaþayan bir kiþinin seçme seçilme, siyasi partilere girme gibi siyasi haklardan yararlana bilmesi için öncelikle aþaðýdaki þartlardan hangisine sahip olmasý gerekir?

a) Türk vatandaþý olmak
b)Ülke sýnýrlarý içinde oturmak
c)18 yaþýna girmiþ olmak
d)Mülteci konumunda olmamak

2-Türkiye Büyük Millet Meclisi seçim yoluyla belirlenen ve seçilebilen üyelerden oluþur.
Seçilen bir milletvekili öncelikle kime karþý sorumludur?

a) Millete                 b) Partisine                                           c) Meclise                d) Seçildiði bölgeye

3-Demokrasiyi, diðer siyasi teþkilatlardan ayýran en önemli özellik aþaðýdakilerden hangisidir?

a)Bir meclisin bulunmasý
b)Mahkemelerin olmasý
c)Yönetici bir grubun bulunmasý
d)Hakimiyet kaynaðýnýn millet olmasý

4-Hukuka dayalý, demokrasi ile yönetilen ülkemizde aþaðýda verilen bilgilerden hangisi yanlýþtýr?

a)Kanunla yasaklanmamýþ hiçbir þey engellenemez
b)Mahkeme suçlu ilan edinceye kadar herkes masumdur.
c)Bütün vatandaþlar kanunlar karþýsýnda eþittir.
d)Devlet vatandaþlarýn özgürlüklerini kýsýtlayabilir.

5-Anayasa ancak meclis tarafýndan deðiþtirile bilinir. Ancak bazý maddelerin deðiþtirilmesi mümkün deðildir. Aþaðýdakilerden hangisi deðiþtirilemez hükümler arasýnda yer alýr?

a)Resmi dili              b)Belediyeler kanunu
c)Seçim kanunu        d)Trafik kanunu

6-Aþaðýdakilerden hangisi vatandaþýn devlete karþý görevlerinden biri deðildir?

a) Yasalara saygýlý olmak
b) Seçimlere katýlmak
c) Yüksek Öðrenim yapmak
d) Askerlik yapmak, vergi vermek

7-Devletin vergi almaktaki amacý aþaðýdakilerden hangisidir?

a)Devletin, vatandaþlarýna hizmet götürebilmesini saðlamak
b)Tüketimi azaltmak
c)Yatýrýmlarý azaltmak
d)Üretimi arttýrmak

8-Demokratik sistemde hakimiyetin kaynaðý aþaðýdakilerden hangisidir?

a)Vatan                     b)Millet
c)Cumhuriyet           d)Devlet

9-Kanunlarýmýza göre ,aþaðýdakilerden hangisinin ödediði vergi, gelir vergisi olarak adlandýrýlýr?

a) Kooperatiflerin
b)Kiþilerin
c)Þirketlerin
d) Ýþ ortaklarýnýn

10-Bir kiþi, bankada ödeme yapmak üzere sýra beklerken, sýrasýný yaþlý birisine vermiþ, daha sonra kendi faturalarýný ödemiþ ve paranýn üstünü korunmaya muhtaç çocuklar için toplanan yardým kumbarasýna atmýþtýr.
Bu kiþinin  yaptýklarýndan hangisi ''yazýlý kural''a bir örnek oluþturur?

a) Yardýmda bulunmasý
b)Sýrada beklemek
c)Faturalarýný ödemesi
d)Yaþlý birine sýrasýný vermesi

11-Bir ülkenin gazete ,dergi, radyo, televizyon gibi basýn yayýn araçlarýnda, o ülkede saðlýk kurumlarýnýn yetersiz olduðuna, pahalýlýðýn arttýðýna, dýþ politikada yanlýþ kararlar verildiðinde iliþkin haberler yayýmlanmaktadýr.
Bu ülkeyle ilgili aþaðýdaki yargýlardan hangisine ulaþýlabilir?

a)Basýn yayýn araçlarý geliþmiþtir.
b) Halk,basýn yayýn araçlarýndan yararlanmaktadýr.
c)Basýn yayýn özgürlüðü vardýr.
d)Basýn yayýn araçlarý ülke kararlarýný belirlemektedir.

12-Aþaðýdaki ifadelerden hangisi, Türk ulusunun eðitimle ilgili amacýyla doðrudan iliþkilidir?

a)Ýnsan haklarý korunmalý ve yaþatýlmalýdýr.
b)Ekonomik geliþme, çaðdaþ ülkeler düzeyinde olmalýdýr.
c)Genç kuþaklara planlý, programlý olarak kültürel deðerler kazandýrýlmalýdýr.
d)Sanata ve sanatçýya gereken önem verilmelidir.

13-Bir kiþiye kanunlar ve özel anlaþmalarla verilmiþ yetkilere ''hak'' denilmektedir.Kiþilerin bu haklarýný kullanabilmesi için öncelikle aþaðýdaki haklardan hangisinin var olmasý gerekir?

a) Yaþama Hakký                     b) Barýnma Hakký
c) Çalýþma hakký                      d) Seçme ve seçilme hakký

14-Millet, fertlerin bir arada yaþamasý için kanunlara ihtiyaç duyar.Bu kanunlarý milletin kendisi koymaz.Hakimiyetine dayanarak kanun koyma yetkisini, Anayasa ile bir organa verir.
1982 Anayasasýna göre kanun koyma yetkisi aþaðýdaki organlardan hangisine verilmiþtir?

a) TBMM'ye
b) Anayasa Mahkemesine
c) Bakanlar kuruluna
d) Yerel yönetimlere



15-Toplum içinde yaþayan insanlar, toplumun koyduðu kurallara uymak zorundadýrlar.Bazý birey ve guruplar bu kurala uymaz.O zaman toplum birtakým müeyyideler uygular.
Aþaðýdakilerden hangisi bireylerce uygulanan müeyyideler arasýnda yer almaz?
a) Dýþlamak                       b)  Kýnamak
c) Uyarmak                        d) Cezalandýrmak

16-Aþaðýdakilerden hangisi demokrasiyi tanýmlamaktadýr?
a)  Demokrasi bir baský rejimidir.
b)  Demokraside hakimiyet kaynaðý tanrýdýr.
c)  Demokraside yönetim yek bir kiþi tarafýndan yürütülür.
d)  Demokrasi çoðunluðun idaresinin uygulandýðý yönetim
     þeklidir.


17-Eðitim, bireylere demokrasiyi yaþayarak öðrenmeleri için uygun bir zemin hazýrlamaktadýr.
Bu nitelikte bir eðitim, bireylere aþaðýdakilerden hangisini kazandýrýr?
a)  Spor yapmayý               b)  Para kazanmayý
c)  Hoþgörülü olmayý        d)  Çalýþkan olmayý

18-Demokrasinin eþitlik ilkesi toplumun birliðini, beraberliðini ve sürekliliðini saðlayan önemli bir öðedir. Bu durum aile için de söz konusudur.
Buna göre, aile birliði aþaðýdakilerden hangisine dayanmaktadýr?
a)  Kadýnýn çalýþmasýna
b)  Kadýnýn okur-yazar olmasýna
c)  Kadýn-erkek eþitliðine
d)  Çocuk sayýsýnýn azlýðýna

19-''Kendi okulu kendin yap'' gibi fikirlerin basýnýn ve haberleþme araçlarýnýn yardýmýyla kýsa zamanda kampanyaya dönüþmesi, aþaðýdakilerden hangisinin sonucudur?
a) Kamuoyunun                b) Ýþ bölümünün
c) Kanunlarýn                    d) Nüfusun

20-17 Aðustos Marmara ve 12 Kasým Düzce depremlerinin acýlarýný sarmak amacýyla Türkiye'ye ; Yunanistan, Ýsrail, Almanya gibi bir çok ülkeden kurtarma ekipleri gelmiþtir.Marmara depreminden kýsa süre sonra Yunanistan'da olan depreme ise, Türkiye'den kurtarma ekipleri gönderilmiþtir.
Bu durum, aþaðýdaki kavramlardan hangisi için bir örnek olabilir?

a) Kültürel geliþme
b) Uluslar arasý dayanýþma
c) Evrensel kültür
d) Toplumsal  kalkýnma

21-Aþaðýdakilerden hangisi demokrasinin temel ilkelerinden biri deðildir?
a) Milli Egemenlik        b) Hürriyet ve eþitlik
c) Hükümet                   d) Siyasi partiler

22-Aþaðýdakilerden hangisi muhalefet partilerinin görevlerinden biridir?
a) TBMM içinde hükümeti denetlemek
b)Hükümetin getirdiði yasalarý mecliste reddetmek
c) Bir dahaki seçimlere kadar mecliste vakit geçirmek
d) Meclisin koyduðu yasalarý yürütmek

23-Aþaðýdakilerden hangisi meslek sahibi olmanýn önemini açýklamaz?
a) Kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarýný karþýlar
b) Toplumdaki iþbölümüne katký saðlar
c) Ülke sorunlarýný düþünecek zamaný kalmaz
d) Ülke kalkýnmasýna katký saðlar

24- Aþaðýdakilerden hangisi seçimlerde oy kullanamaz?
a) Subaylar                      b)Milletvekilleri
c) Hükümlüler                d) Öðrenciler

25-Aþaðýdaki ifadelerden hangisi askerlik görevi için yanlýþtýr?
a) Askerlik her vatandaþýnýn görevidir.
b) Saðlýklý olanlar askere alýnýr.
c) Askerlik için 20 yaþýný doldurmuþ olmak gerekir
d) Türk vatandaþý olmayanlar askere alýnmaz.



         A         B          C          D
1       O         O          O          O
2       O         O          O          O
3       O         O          O          O
4       O         O          O          O
5       O         O          O          O
6       O         O          O          O
7       O         O          O          O
8       O         O          O          O
9       O         O          O          O
10     O         O          O          O
11     O         O          O          O
12     O         O          O          O
13     O         O          O          O
14     O         O          O          O
15     O         O          O          O
16     O         O          O          O
17     O         O          O          O
18     O         O          O          O
19     O         O          O          O
20     O         O          O          O
21     O         O          O          O
22     O         O          O          O
23     O         O          O          O
24     O         O          O          O
25     O         O          O          O




                                

25 Haziran 2016 Cumartesi

ABDEST

Abdest

Bu ansiklopedi maddesinin biçim olarak Vikipedi standartlarına ulaşması için elden geçirilmesi gerekmektedir.
Bu madde Eylül 2006 tarihinden beri etiketli olarak durmaktadır.Düzenleme yapıldıktan sonra bu not silinmelidir.
Abdest, konuşma dili ile TDK Yazım Kılavuzu'nda aptes, İslam dininde ibadet yapmadan önce fiziksel nötürleşme için belli organları ıslatmak (gasil, gusül غسل) ve sıvazlamaktır (mesih, mesih مسح). Ya da fiziksel nötürleşme toz-toprak vb ile yapılır buna teyemmüm تيمم denir.
"Abdest" sözcüğü dilimize Selçuklular zamanında Farsça'dan türetilmiştir. Anlamı; suyu tutmaktır, âb (su) ve dest (tutmak, kavramak, desti >>> testi, destgâh >>> tezgâh, deste; bir tutam ...). Şimdi bile İran'da abdest için "vudu" denmektedir. Bu sözcüğün, Grekçe "bir nesneyi bir sıvıya batırmak" anlamında, βάπτισμα baptis/vaftiz sözcüğü, "boyamak" anlamında βάπτειν baptein sözcüğü ile benzerliği de dikkate değerdir.
Kur'an daki adı gasil غسل ya da gusül غسل olmasına rağmen, hadisçiler ve fıkıhçılar değiştirip vudu, vudû' وضوء demektedirler, işin tuhafı hadisçiler ve fıkıhçılar gusül kelimesini boy abdesti için kullanmaktadırlar, oysa Kur'an'da boy abdesti için ıttıhar اطهار, taharlanma (temizlik) sözcüğü kullanılmaktadır.
Gasil ya da gusül sözcüğü, Arapça'da "bir sıvıyı bir nesne üzerinden akıtmak, koku sürünmek ..." anlamlarına gelir, ama fıkıhçılar ve hadisçiler anlamı abartarak "yıkamak" demişlerdir.1
Konu ile ilgili olarak, Maide Suresi, 6 ayeti şöyledir; " Ey o iman edenler! Salata (Namaza) kalktığınızda, vecihlerinizi(başın ön yanı,yüz,boyun altı) GASLedin(ıslatın), el-kollarınızı dirsekler ile birlikte GASLedin(ıslatın), başlarınızı meshedin(sıvazlayın), ayaklarınızı incik-aşık kemiklerine değin meshedin(sıvazlayın). Cünüpseniz ıttıhar edin/temizlenin..."
Ayette kullanılan "vücûhe küm /vecihleriniz وجوه كم" ibaresi, başın ön yanı için kullanılır, bu yüzden başta saçların döküldüğü ön kısım, yüz, boyun altı demektir. Baş sıvazlanırken, ayette sınır koymadığı için, baş adlı organın başın ön yanı dışındaki her yanı, kulaklar, ense, boyun sıvazlanır.

Abdestin Öğeleri

Abdestin öğeleri dörttür:
  • Başın kelleşmiş ön bölümünü, yüzü, boyun altını ıslatmak
  • Kolları dirsekleriyle beraber ıslatmak
  • Başı başın ön yanı dışındaki bölümlerini sıvazlamak
  • Ayaklarını (topuklarıyla beraber) sıvazlamak.
Fıkıhçılar ile hadisçiler, buna ek olarak hadisleri referans göstererek şunları (sünnet, mendup, müstehab, mekruh...) eklerler;

Abdestin Sünnetleri

  • Niyet etmek
  • Eûzü ve Besmele ile başlamak
  • Evvela ellerini bileklerine kadar yıkamak
  • Misvak kullanmak
  • Bir âzâ kurumadan diğerini yıkamak
  • Ağzına ve burnuna üç kere su vermek
  • Kulağını meshetmek
  • Parmaklarını hilâllemek; yâni bir elin parmaklarını diğer elin parmakları arasına geçirip çekmek
  • Âzâları üçer kere yıkamak
  • Başını kaplama meshetmek
  • Abdesti tertip üzere almak; yâni abdest âzâlarını sırasıyla yıkamak
  • El ve ayaklarını yıkamakta parmak uçlarından başlamak
  • Abdest alırken okunacak birçok duâ olmakla beraber evlâ olan bütün âzâlarını yıkarken besmele çekip şehâdet getirmektir

Abdestin Mekruhları

  • Sağ el ile sümkürmek
  • Abdest âzâlarından birini üç defadan fazla veya eksik yıkamak
  • Suyu yüzüne çarpmak
  • Güneşte ısınmış su ile abdest almak
  • Suyu çok az kullanmak veya israf etmek
  • Abdest alırken konuşmak
  • Sünnetlerini terk etmek

Abdesti Bozan Şeyler

Nisa Suresi, 43 ayetine göre sekerat (şuuru yerinde olmamak >>> delilik/cinnet, esriklik/sarhoşluk, bayılmak-baygınlık, uyku-uyumak...) durumu ile boşaltım organlarından çıkış olması durumu salata (namaza) dolayısıyla da abdestin varlığına engeldir, Maide Suresi, 6 ayetine göre namaz için abdest ya da teyemmüm şarttır.
  • Boşaltım organlarından idrar, kan, meni, gaita, yel gibi katı, sıvı, gaz çıkması.
  • Delirmek
  • Sarhoş olmak
  • Bayılmak
  • Yan yatarak veya iki ayağını yana çıkarıp oturağı boşta kalacak şekilde veya bağdaş kurarak oturup uyumak. (Oturağı yere tamamen yerleştirmek suretiyle uyumak abdesti bozmaz)
Abdestin İç Anlamı
Prof. Dr. Mehmet Demirci

Bilindiği gibi abdest almak için önce niyet edilir, eller güzelce yıkanır, ağız ve burun su ile temizlenir, yüz ve kollar yıkanır. Baş, boyun ve kulak arkaları ıslak elle silinir. Nihayet ayaklar iyice yıkanır. Bütün bu hareketlerin ne gibi anlamları olabilir?
Abdest, Allah'ın huzurunda bulunmak demek olan namaza hazırlıktır. Vücutça temiz olmak için alınan abdest veya boy abdesti, namazın ön şartıdır. Tabiî ihtiyaçlarını giderdikten sonra bu uzuvlarını temizlemek, ardından elleri yıkamak, nihayet abdest almak, sadece dış temizlikten ibaret hareketler değildir. Pislikler maddî olduğu kadar mânevî de olduğundan, abdest alırken manevî kirlerden arınmak da söz konusudur. Bu sırada geçmiş hatalardan pişmanlık duyup gelecek için iyi kararlar alınabilir. Pişmanlık ve tövbe geçmişimizi temizleyip arıtır.
İyi veya kötü hareketleri organlarımızla yaparız. El işler yapar, yıkar ve yazar; ağız yer içer, iyi ve kötü sözler söyler, konuşur; burun koklar, gözler görür, kollar saldırır ve yakalar; kulaklar işitir ve dinler; ayaklar ise bizi pek çok yere götürür. Bütün bunlar zaman zaman günah ve yasak sınırını aşabilir.
İşte abdest sırasında içimizden geçireceğimiz dualarla, söz konusu edilen olumsuz hareketlerin etkisinden kurtulmaya çalışabiliriz. Abdest alacak kimse önce niyet eder. Bu bir rûhî-mânevî hazırlıktır. Hakk'ın huzuruna çıkmaya niyet etmek ve hazırlanmak demektir. Sonra besmele çekerek ve Allah'ın yardımını dileyerek abdeste başlar.
Ağıza ve buruna su verirken insan şöyle düşünür veya duâ edebilir: " Allah'ım, adını anmak ve senin kitabını okumak için bana yardımcı ol. Cehennem kokusunu uzaklaştırıp bana cennetin kokusunu koklat."
Yüzünü yıkarken: " Mevlâm, senin dostlarının yüzleri ağaracağı gün yüzümü ağart, o sırada benim yüzümü kara çıkarma." der.
Sağ kolunu yıkarken: " Allahım, beni defteri sağ taraftan verilenlerden eyle, hesabımı kolay kıl." Sol kolunu yıkarken " Allah'ım beni, defteri sol taraftan verilenlerden eyleme." der.
Başını meshederken: " Ya İlâhî rahmetin beni bürüsün, üzerime feyzini ve bereketini indir, senden başka hiçbir kimsenin gölgesinin bulunmayacağı yerde beni Arş'ın gölgesinde gölgelendir." der.
Kulaklarını meshederken: " Allah'ım, beni söz dinleyip sözün en güzeline uyanlardan kıl, iyilerle birlikte cennete çağıran sesi işitmemi nasip et" diye düşünür.
Boynunu silerken: " Allahım beni cehennemden âzat et, boynuma mahcupluk zinciri geçirme." diye temennide bulunur.
Ayaklarını yıkarken: " Rabbim, ayağımı doğru yolda, sâbit kıl, beni senin yolundan ayırma." der.
Daha sonra kelime-i şehadet getirip şöyle niyazda bulunur: " Ya Rabbi, kötü işler yapmış olabilirim, insan gafildir, kendine zulmeder. Ama ben pişmanlık duyuyorum, sana dönüyorum. Affet beni, tövbemi kabul et, zira Sen tövbeleri kabul edensin. Beni pişmanlık duyanlardan ve tertemiz olanlardan kıl, iyi kullarının arasına kat. Beni çok çok şükreden, sabreden ve Seni ananlardan eyle."
Abdest alan insan samimî bir dille ve içten bir duyguyla, eksiklik ve hatalarını Hakk'ın huzurunda itiraf edip, bunları yumasını, yıkamasını ve silmesini kulluğa yakışan bir tavırla O'na arz eder, duasının kabulü için yalvarıp yakarır. Böylece bilinci ve içtenliği ölçüsünde ruhen temizlenip arınmış bir halde huzura varmaya, namaza durmaya hazır hâle gelir.
Bu tavrıyla kişi el, kol, yüz, ağız, burun ve ayaklardaki veya tüm bedendeki kirlerin su ile yıkanmasını sağlar. Ayrıca da, dua ve kulluk duygusuyla, bütün bunları, ruhun manevî kirlerden arınıp temizlenmesinin bir sembolü saymış olur. Su nasıl maddî kirleri temizliyorsa, tövbe de manevî kirleri yok eder diye düşünür. Halkın gördüğü yer olan bedenimi ve elbisemi temiz tutar da Hakk'ın nazar ettiği yer olan kalbimi tertemiz tutmazsam yanlış yapmış olurum diye inanır. Bedeni gibi kalbini de kötü ve kirli şeylerden arındırmaya çalışır.
Saygıdeğer bir şahsın yanına giren kimse yunup yıkandığı gibi, Allah'ın huzuruna varan kişi de temizlenir, kendisine çeki düzen verir. Dış temizlikle yetinen kimse, evine padişahı davet eden, bu amaçla evin dışını badana yaptığı halde içinin bakımını dikkate almayan kimseye benzetilir. Şemsî'nin dediği gibi: " Pâdişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan." 2
Temizlik iki nevidir, biri beden temizliği öteki ruh temizliğidir. Beden temizliği olmadan namaz sahih olmadığı gibi, kalb temizliği olmadan da mârifet sahih olmaz. Beden temizliği mâ-i mutlak (temiz su) ile yapılır. Kalb temizliği için de hâlis ve saf bir tevhid gerekir. Olgun kimseler sürekli olarak zâhirde temizlik, bâktında tevhid üzere bulunurlar. Devamlı olarak abdestli olanı, sağ ve solundaki muhâfız meleklerin sevdiğine inanılır.3 Hakk'ın dergâhına yönelenlerin zâhirde ve bâtında abdestli olmaları gerekir. Zâhir abdesti su ile, batın abdesti tövbe ve Hakk'a dönmekle mümkün olur.
Yûnus Emre söylüyor: " Tanla durup başın kaldır ellerini suya daldır / Hem şeytanın boynunu vur hem nefs dahi ölse gerek." 4
Beyazid-i Bistâmî şöyle dermiş: "Ne zaman dünya düşüncesi gönlümden geçse abdest alırım; âhiret düşüncesi geçince de gusül yaparım."
*
Gönül ehli kimseler iç anlam olarak abdestin ve temizliğin beş derecesinden söz ederler. İçten dışa doğru bunun sıralanışı ve doğacak sonuçlar şöyle ifade edilir.
1. Rûhun abdesti: Rûhun, hayvanlık seviyesine ait bilgisizlikten ve Allah'tan gayri şeyleri görme gafletinden arınmasıdır. Bunu başarabilen kimsede Cenâb-ı Hakk'ı müşahede istîdâdı gelişir ve kalb aynasında tecellî parıltıları yanmaya başlar. Ruh Allah'tan gayrı şeyleri görmekten arınsa, Gaffar olan Allah'ın nûru onu kuşatır. Kötü düşüncelerini temizlese takvâ elbisesine kavuşur. Nefsin hîlelerini yıkasa, yani onların tuzağına düşmekten arınsa, iç huzuruna ve itmi'nâna ulaşır.
2. Sırrın abdesti: Burada "sır", rûhun rûhu demek olup; onun abdesti gösterişten (riyâ), arzu ve isteklerin esiri olmaktan, kendini beğenmişlikten, baş olma tutkusundan, aşırı dünya isteği ve mevki sahibi olma ihtirasından arınmaktır. Bunun sonuçları şöyledir: Sır, riyâ ve nefsanî arzular kirini yıkadığı takdirde, ihlâs nûru ortaya çıkar. Dünya sevgisinden arınırsa âhiret sevgisi doğar. Hırs ve tamahkârlığını yusa, kanaat ve tevekkül nurları görünür.
3. Kalbin ve gönlün abdesti: İki yüzlülük, bozgunculuk ve kötü ahlâktan uzak durmaktır. Büyüklenme yıkanınca, alçak gönüllük doğar. Çekememezlik kirleri yıkansa, iyilik; düşmanlık yıkansa, Allah sevgisi görünür. Hıyanet kirleri yıkansa, sözünde durma ve güven nûru doğar.
4. Dilin abdesti: Yalan, dedi-kodu, iftira ve boş sözden, insanların ayıplarını merak etmekten ve gizli hallerini ortaya çıkarmaktan, faydasız konuşmaktan uzak durmaktır. Yalan ve koğuculuk yıkansa, doğruluk ve vefâ doğar. İftira ve itham etme yıkansa, sevgi görülür. Faydasız ve boş söz bırakılsa yararlı şeyler konuşulur veya Allah'ın adı anılır. İnsanların ayıplarını araştırma huyu temizlense hoşgörü ışıkları parıldar.
5. Zâhir abdesti: Bu, bildiğimiz abdesttir. Yani dînî bilgi olarak öğrendiğimiz şekilde, temiz su ile abdest organlarını yıkamaktır. Sonuçları ise şöyle temenni edilir: Abdest alan kimsenin yüzünü yıkaması, mahşer günü yüzünün nurlu olmasına yol açar. Kolunu yıkayınca cömertlik nurları hasıl olur. Ayrıca amel defterinin sağ eline verilmesi gibi bir lûtfa erişir. Ayağını yıkayınca, âhiretteki manevî engelleri kolaylıkla geçme imkânı doğmuş olur. İşte bu tür temizlik ve bu mânâda abdest alış, Allah'a yaklaşmayı ve O'na kavuşmayı sağlar.5
*
Abdest alırken gerçekleşen dış temizliğin, iç temizliği ile birlikte gelişmesi için şunlar da tavsiye edilir: Eller yıkanırken kalbin de aşırı dünya sevgisinden yıkanması gerekir. Ağıza su alınırken, onunla boş şeyleri anmamaya azmetmelidir. Yüz yıkandığı zaman, yüzü Hak'tan başka şeylere çevirmemeye söz vermelidir. Ayağı yıkarken, Hak yolda bulunma gayreti pekiştirilmelidir.6
Abdest Hakk'a yönelmeye hazırlıktır. Hak kapısına yönelenler dış ve iç abdestine sahip olmayı hedeflemelidir. Zâhirle yetinen kimse için, dış temizlik kâfi gelebilir. İçi ile de yakınlık elde etmek amacında olan kimsenin ise, içini de temizlemesi gerekir. Dış temizlik su ile, iç temizlik ise tövbe ile ve Hakk'ın kapısına dönmekle mümkün olur.
Abdestin vücut temizliği ve sağlık açısından faydaları çok açık olduğundan, bu konuda fazla sözü gereksiz buluyoruz. Sadece şu kadarını söyleyebiliriz. Ağız ve burnun bir kaç defa yıkanması, boynun ıslak elle meshedilmesi, el ve ayakların yıkanması, vücuttaki kan dolaşımının, en uzak noktalardan uyarılması gibi bir pratik yarar sağlamaktadır.
Sevgili peygamberimizin şu sözünde, abdestin hem fizyolojik hem de manevî faydasını içeren derin bir hikmet gizlidir: "Öfke şeytandandır, şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür, o halde öfkelendiğiniz zaman onu yenmek için abdest alınız."7

Dipnotlar: 1.Abdestin bu türlü izahları için bk. Muhammed Hamidullah, İslama Giriş , 86, çev. Cemal Aydın, TDV yayını, Ankara 1996; Süleyman Uludağ, İslamda Emir ve Yasakların Hikmeti, 76, TDV yayını, Ankara 1989. 2. Şemseddin Sivasi'nin bir gazelinden alınan beytin tamamı şöyledir: "Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak / Pâdişah konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan". Bk. Büyük Türk Klâsikleri (Ötüken Söğüt), IV, 328, İstanbul 1986. 3. Hucviri, Keşfü'l-Mahcub, çev. Süleyman Uludağ (Hakîkat Bilgisi), 426 ve 428, Dergâh yayını, İstanbul 1982. 4.  Yunus Emre Divanı, hazırlayan: Mustafa Tatçı, 116, Akçağ yayını, Ankara 1991. 5. Ahmed Yesevi yolunun temsilcilerinden biri olan Hazînî'nin bu yorumlarının tamamı için bk. Cevâhiru'l-ebrar, s. 11-16, İÜK T.y. no. 3893. Aynı eserin bir neşri: Cihan Okuyucu, Hazînî Cevâhiru'l-Ebrar Min Emvâci'l-Bihar (Yesevi Menâkıbnâmesi), s. 7-11, EÜ Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü yayını Kayseri 1995. Eser hakkında ayrıca bk. Nihat Azamat, "Cevâhiru'l-Ebrar", TDV İslam Ansiklopedisi, I, 432. 6. Bk. İbn Arabî - Ahmed Avni Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, 431, yayına hazırlayan: Mustafa Tahralı, İz yayınları, İstanbul 1992. 7. Ebu Davud, Edeb, 3.
Kaynak: Altınoluk Dergisi


ABDESTİN FAYDALARI
   Namaz kılmak için ve bazı ibadetler için şart koşulmuş olan tahâret, gusül ve abdest ile temin edilebilir.    Acaba günde beş defa îfâ edilen bir ibâdet için zarûrî kabul edilmiş bulunan abdest ve gusülde ne gibi hikmet ve faydalar vardır? Vücudumuzla abdest suyunun temâsı esnasında dökülen mânevî günah ve kirlerin yanında, bedenimize ve sağlığımıza yönelik maddî ne gibi faydalar meydana gelmektedir?
   * * *
   Abdest ve gusül sayesinde;
   *Vücudumuzda biriken elektronlar atılır. Bu sayede elektronların bizde bırakmış olduğu huzursuzluk ve gerginlik hâli ortadan kalkar.
   *Genel dolaşımdaki aksaklıklar giderilir ve böylece vücut dinçliğini muhafaza eder.
   *Vücuda âit koruma sisteminin temeli olan lenf dolaşımı en yüksek seviyede çalışır.
   Bu üç hususu biraz daha detaylı incelersek;
   Sağlıklı bir vücudun temel yapısı, statik elektrik dengesiyle çok yakından alakalıdır. Havanın elektriğinden plastik giyim eşyalarına ve mobilyalara kadar birçok faktör vücuttaki statik elektrik dengesini bozarak ciddî problemlere yol açar. Otomobilden inince veya bir koltuktan kalkınca -âdeta canlı bir kondansatör gibi- fazla elektronlarla dolarsınız. Bu durum sizde sinirlilikten tutun da, yüzünüzün kırışmasına kadar birçok rahatsızlıklara yol açar. Bu saydıklarımızın tek çaresi, abdest ve gusüldür. Bu yollarla fazla elektronlarını atan birçok kimsenin, bir bebek yüzü gibi taze ve nûrlu bir çehreye sahip olduğunu, bugün hiç kimse inkar edemiyor. Suyun bulunmadığı hâllerde toprakla yapılan teyemmüm de abdestin sağlık açısından sağlamış olduğu faydaları temin etmeye yeterlidir.
   Bugün abdestin mûcizevî tesirlerinden habersiz olanlar, vücutlarındaki elektrostatik dengeyi korumak için binbir yola başvurmaktadırlar.
   * * *
   Kan dolaşımı, kalpten dokulara, dokulardan da kalbe olmak üzere "iki yönlü bir akış" içinde devam etmektedir. Bu akış, özellikle dokularda kıldan ince borular vâsıtasıyla cereyan eder. İşte bu ince damar sistemi, iç çevresinde yakılamayan gıda artıklarıyla ve çeşitli sebeplerle daralır ve dokular beslenemez hâle gelir. Oysa ki, sağlıklı bir vücutta, bu damarların lastik gibi esnek ve daralmamış olması gerekir. Peki bu nasıl sağlanacaktır?
   Abdest veya gusül sırasında derimize değen farklı sıcaklıktaki su, kılcal damarların bir dalgalanmayla açılıp kapanmasını ve eğer varsa tıkanmaya başlayan damarların açılmasını sağlar. Vücut dokularında biriken artık maddeler, genel dolaşıma geçer ve böylece dokularda büyük bir zindelik vücûda gelir.
   Artık madde birikimleri, vücudun en çok el, ayak ve yüz dolaşımında meydana gelmektedir. Bilindiği gibi abdest de bu noktaları hedef almıştır.
   * * *
   İnsan vücûdunun temel koruma sistemi, beyaz kan dolaşımıyla olur. (Lenf dolaşımı) Bu dolaşımla vazifeli olan kılcal damarlar, tenfosit dediğimiz beyaz kan hücrelerini, dokuların en ücra köşelerine kadar götürürler. Vücudun herhangi bir yerinde mikrop, yabancı madde ve özellikle kanser hücresi varsa, bu minik savaşçılar taşıdıkları kuvvetli zehirlerle onları öldürürler. Kansere veya mikroplu hastalıklara yakalanmak, bu savunma sisteminin bir yerde âciz kalıp teklediğine işaret eder. Çok yönlü ve karışık bir sistem olan lenf dolaşımında, kılcal damarların çok iyi çalışması öncelikli şartlardandır.
   Abdest sırasında el ve ayakların yıkanması, vücut merkezine uzak olan bu noktalardaki kılcal damarların dolaşım hızlarını arttırır. Ayrıca lenf sisteminin en önemli bölgeleri olan yüz, boğaz ve burun yıkanması, bu sisteme bir masaj ve güçlendirme tesiri yapar.
   Bugün insan biyolojisi konusunda söz sahibi olan bir uzmana, "lenf sistemimize nasıl canlılık kazandırırsınız?" diye sorarsanız, ister Müslüman, ister münkir olsun size ana hatlarıyla abdest almayı târif edecektir.
   * * *
   "Ey îman edenler, namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzünüzü, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı mesh edip, topuklarınıza kadar ayaklarınızı yıkayın. Cünüp iseniz boy abdesti alın…" (el-Mâide, 6) buyurmaktadır, Yüce Allâh.
   Âyet, bundan sonra teyemmümü anlatır ve son bölümünde de, abdestin farz kılınış hikmetlerinden birini şu şekilde açıklar:
   "Allâh size bir güçlük çıkarmak istemiyor. Fakat sizi temiz kılmak, size olan nîmetlerini tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredersiniz." (el-Mâide, 6)
   Bu âyette geçen "nimetlerin tamamlanması" şeklindeki ifâdeyi, modern tıp, yeni anlamaya başlamış bulunuyor. Evet, abdest almakla yukarıda belirtmiş olduğumuz tıp hârikaları gerçekleşmekte ve Cenâb-ı Hakk'ın vermiş olduğu sağlık nimeti, tamamlanmış olmaktadır.

1915 YILI ÖNCESİ ANADOLUDA ERMENİLER

1915 YILI ÖNCESİ ANADOLUDA ERMENİLER

   Son zamanlarda Ermenilerin, 1. Dünya Savaşı döneminde verdiği kayıpları abartarak ve Diaspora'nın yoğun propaganda girişimleriyle Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı iddialarını dünya kamuoyuna onaylatma faaliyetleri daha önce hiç olmadığı kadar yoğunluk kazanmıştır. Fakat Türkiye bu propagandaya ne yazık ki gereken cevabı verememiştir. Türk halkının bir kısmı da meselenin iç yüzünü incelemeden soykırımı tanıyalım gitsin demektedirlerdir ve tarihte işlemediğimiz bir fiilden dolayı sorumlu tutulmamızı kabullenir bir tutum sergilemektedirler. Bu tutumun  yanlış bir tavır olacağını belirterek çalışmamda  Ermeni iddialarına bilgilerimin imkan verdiği sınırlar dahilinde cevap vermeye çalışacağım.
  Osmanlılar ile Ermeniler arasında 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar ciddi bir anlaşmazlık ya da düşmanlık olmamıştır. Bu döneme kadar Ermeniler "Millet-i Sadıka" olarak adlandırılmış ve devletin önemli mevkilerinde bulunmuşlardır.Ermeniler arasından 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur çıkmış ayrıca Ermeniler ticari ve sanatsal faaliyetlerini serbestlik içerisinde sürdürmüşlerdir. Kuşkusuz bu iki milletin dostluğunun oluşmasında savaşlarda karşı karşıya gelmemeleri ve Osmanlıların Ermenilere dini serbesti tanımalarının büyük önemi olmuştur.Batıdaki Ermeniler Bursa'da dini merkez kurmuşlar, İstanbul'un alınmasından sonra Fatih'in fermanı ile Ermeni patrikliği kurulmuş ve ve patriğin imparatorluktaki tüm Ermenilerin hem ruhani hem de cismani lideri olduğu hükme bağlanmıştır.
Peki bu dostluğu bozan ne olmuştu? Öncelikli sebep olarak Rus ve İngilizlerin bölgedeki çıkarları ve nüfuz arayışları diyebiliriz.Ruslar Doğu Anadoluyu doğal genişleme alanı olarak görmüşler ve burayı ilhak edebilmek için Ermenilere bir ileri karakol misyonu yüklemek ve onlara kimi zaman özerklik kimi zaman da bağımsızlık vaad ederek Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmalarını sağlamak yoluna başvurmuşlardır. İngilizler ise Doğu Anadolu'daki Rus ilhakını kendi sömürgeleri için tehlikeli gördüğünden Şark Sorunu dedikleri Ermeni meselesini kendi üzerine almış Doğo Anadolu'yu Ruslara karşı bir tampon bölge olarak kullanmak istemişlerdir.
1877-78, 93 Harbinden ağır bir kayıpla çıkan Osmanlı devleti Rusların ağır koşullarını kabul etmiş Ayestefanos Anlaşması ile Ermeniler lehine ıslahat yapmayı ve bunları Rusların denetlemesini kabul etmiştir. Fakat İngiltere'nin baskısıyla bu anlaşma değiştirilerek Berlin Anlaşması imzalanmış ve bu anlaşma ile Ermeni meselesi bir Avrupa meselesi haline getirilmiştir.İşte bu tarihten sonra yabancı devletler Doğu Anadolu'daki en ücra köşelere bile başkonsolosluklar açmışlar ayrıca Protestan ve Katolik misyonerler Anadolu'nun  her tarafında açtıkları okullar vasıtasıyla taraftar kazanmaya çalışmışlar; İngilizler ile Fransızların çıkarları doğrultusunda Ermeni komitalarını silahlandırılmasında başrolü üstlenmişlerdir.
Islahat Fermanı'ndan sonra Osmanlı toplum yaşamı Batı tarzında şekillenmeye başlamış bu doğrultuda gayri müslimlerle müslümanlar aynı statüye getirilmişlerdir. Ayrıca Ermeniler 1863 yılında içişlerini görüşmek üzere 140 kişilik bir meclis kurmuş ve arazisiz bir özerkliğe sahip olmuşlardır. Bu meclis nedeniyle İstanbul'daki Ermeni Patrikliği dünyevi işlerden soyutlanmaya başlamış ayrıca protestanlık ve katolikliğin Ermeniler için sunduğu imkanlar sebebiyle cazip hale gelmesinden dolayı taraftar kaybeden ve etkinliğinin yavaş yavaş azalması tehlikesi ile karşı karşıya kalan Patriklik daha radikal davranmaya başlamış Rus tesirindeki Eçmiyazin kilisesinin de üstünlüğünü kabul etmiş ve Ermenilerin millet bilinci kazanması amacına hizmet etmiş, Ermeni komitalarının oluşmasında ve silahlanmasında büyük etkisi olmuştur.
Anadoludaki Ermeni silahlı hareketinin oluşmasında şüphesiz en önemli faktör Ermeni komiteleriydi. 1880'den sonra Doğu Anadolu'da Rusların etkisiyle Van'da Karahaç ve Armenekan, Erzurum'da Vatan Koruyucuları adlı komiteler kurulmuş fakat bu yerel komiteler Ermenilerin rağbet etmemesi nedeniyle önemli bir etkinlik kazanamamışlardır. İmparatorluk içindeki komitelerin etkili olamayacağının anlaşılmasından sonra Osmanlı toprakları dışında Rus Ermenilerine komiteler kurdurtulmuştur.Böylece 1887'de, Cenevre'de Hınçak; 1890'da, Tiflis'te milliyetçi Taşnak komiteleri kurulmuş ve amaç olarak da Anadolu topraklarını ve Osmanlı Ermenilerini kurtarmak gösterilmiştir.Taşnak komitesinin 1892'deki genel kurulunda kararlaştırılan programın 8. maddesi hükümet yetkililerini ve hainleri terörize etmek 11. metodu ise  hükümet kuruluşlarını tahrip etmek ve yağmalamaktır.
Gerek Hınçak Gerekse de Taşnak komiteleri Anadoluda terör yaratarak Türklerle Ermeniler arasında husumet çıkarmak ve bu sayede yaratacakları ortak düşmana karşı taraftar kazanmak ve Ermenilerin birliğini sağlamak, daha önce Bulgarların bağımsızlıklarını kazanmak için izledikleri metodu uyguluyarak ayaklanmalar çıkartmak ve Avrupa kamuoyunun ilgisini çekmek amacındaydılar. Ayrıca terör yolu ile Doğu Anadolu'daki Türkleri göçe zorlamak, göç etmeyenleri ise katlederek bölgede azınlıkta olan Ermenileri çoğunluk durumuna getirmek amacındaydılar.
Bu doğrultuda ilk isyan 1890'da Erzurum'da çıkmıştır. Daha sonra Kumkapı İsyanı 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun İsyanı, 1895'te Bab-ı Ali gösterisi ve Zeytun İsyanı 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası işgali, 1905'te Abdülhamid'e suikast teşebbüsü ve 1909'da Adana İsyanı gerçekleşmiştir.
Bu isyanlar günlerce sürmüş, müslüman halk katledilmiş ve malları yağmalanmıştır. İsyanlar güçlükle bastırılmıştır. Fakat bu olaylar batı kamuoyuna Ermenilerin Türklerce katledilmasi olarak aktarılmış, ülkedeki misyonerler ve konsolosluklar tarafından bu haksız ve gerçekten uzak propagandaya destek verilmiş ve olaylar batıya "vahşi müslümanların masum hristiyanları katletmesi" olarak yansıtılmıştır.Osmanlı Devleti bu isyanları gerçekleştirenlerin elebaşlarını yargılayamamış padişaha suikast düzenleyenler bile Avrupa ülkelerinin desteği ile ellerini kollarını sallayarak yurt dışına çıkmışlar ve daha sonra sahte kimliklerle, tekrar katliam yapmak için ülkeye dönmüşlerdir. 
Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı'na girmesi Ermeniler tarafından nihayi hedeflerine ulaşmak için büyük bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. 1. Dünya Savaşında komitelerin faaliyete geçmesinden şüphelenen Osmanlı Hükümeti savaş öncesinde Taşnak yöneticileri ile Erzurum'da bir toplantı yaparak savaş halinde Ermenilerin sadık vatandaşlar olarak Osmanlı saflarında görev almalarını istemişler, Ermeniler de bunu kabul etmişlerdir. Fakat Ermeniler bu sözlerini tutmamışlardır.
Rusların Doğu Anadolu'ya saldırması ile askerden kaçan Ermeniler gönüllü birlikler olarak Rus saflarına katılmışlar, Osmanlı ordusundaki Ermeni askerler de silahlarıyla beraber Rus saflarına geçmişlerdir. Yıllardır misyoner okul ve kiliselerinde saklanmış olan silahlar ortaya çıkarılmış, Türk erkeklerinin birçok cephede savaşan orduya katılmalarını fırsat bilip savunmasız Türk köylerine ve kasabalarına saldırıp katliama girişmişlerdir. Doğu cephesinde Ruslarla savaşan orduyu arkadan vurmuşlar, birliklerin harekatını engellemişler, ikmal yollarını kesmişler, yaralı konvoylarını pusuya düşürmüşler, köprü ve yolları imha etmişlerdir. Ayrıca şehirlerde isyan çıkartarak Rusların buraları kolayca elde etmelerini sağlamışlardır. Rusya'nın Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi üzerine Taşnak Komitesi örgütüne şu talimatı vermiştir: "Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladığında her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları bu suretle iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı ordularının ilerlemeleri halinde ise Ermeni askerler silahları ile birlikte kıtalarını terkedecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla birleşeceklerdir."
Ermeniler bu ayaklanma ve faaliyetlerin tehcir kararına karşı gösterilen bir tepki olduğunu söylemektedirler fakat bu olaylar olurken daha "Tehcir Kanunu" çıkmamıştı, tehcir kararı bu faaliyetlerin tehlikeli bir boyuta ulşması sonucu verilmiştir.
Osmanlı hükümeti öncelikle Ermeni Patriği, Ermeni mebusları ve ileri gelenlerini çağırarak Ermenilerin müslümanları katletmeye devam edilmesi halinde gerekli önlemleri alacağını belirtmiş fakat bu girişim sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'te Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhine faaliyette bulunmaktan dolayı tutuklamıştır. İşte bu gün Ermenilerin katliam yıldönümü diye andıkları gündür.
27 Mayıs 1915 tarihli Ermenilerin Tehciri Hakkında Kanunu Muvakkat ile bir devletin en doğal hakkı ve ödevi olarak kendi iç ve dış güvenliğini sağlamak amacıyla savaş bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki, yine bir Osmanlı toprağı olan Suriye'nin kuzeyine tehcir etmiştir.
Bugün Ermeniler Osmanlı Devleti'nin savaş koşullarında ve kendini koruması için doğal bir hakkı olarak aldığı bu karar nedeniyle Ermenilere soykırım yapıldığını ileri sürmektedir. Halbuki Osmanlı Devleti tehcir kararını savaş şartlarının getirdiği bir zorunluluk olarak almış ve bu kişilerin güvenliğinin sağlanması içinde gerekli ihtimamı sarfetmiştir. Tehcirin güvenli bir şekilde gerçekleştirilmesi için verilen ,Başbakanlık Arşivi ve İngiliz Dışişleri Arşivinde de yer alan Meclis-i Vukela emirleri şöyledir:
"Bahsi geçen kasaba ve köylerde yerleşik ve nakli gereken Ermenilerin yeni yerleşme bölgelerine hareket ettirilmeleri ve yolculukları sırasında rahatları sağlanmalı, canları ve malları korunmalıdır; varışlarından yeni yurtlarına tammamıyla yerleşmelerine kadar iaşeleri mülteci tahsisatlardan karşılanmalıdır; bunlara daha önceki mali durumları ve halihazır ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmalıdır; ihtiyaç sahipleri için Hükümet evler yapmalı çiftçi ve ihtiyaç sahibi zanaatkarlara tohum, alet, techizat temin etmelidir."
"Bu emrin tamamıyle Ermeni isyancı komitelerinin genişlemesine karşı bir önlem olması nedeniyle. Müslüman ve Ermeni gruplarının karşılıklı katliama girişmelerine yol açacak şekilde yerine getirilmesinden kaçınılmalıdır."
" Yeniden yerleştirilen Ermeni gruplarına refakat etmek üzere özel görevliler temini için düzenlemeler yapılacak, bunların yiyecek ve diğer ihtiyaçları sağlanacak, bu amaçla gerekecek harcamalar göçmenlere ayrılan hükümet tahsisatından karşılanacaktır."
"Göçmenlerin yolculukları sırasında varış yerlerine kadar gerekli iaşeleri sağlanmalıdır... Yoksul göçmenlere yerleşebilmeleri için kredi verilmelidir. Yolculuk halindeki kişiler için kurulan kamplar muntazaman denetlenmelidir; bu kişilerin refahı için gerekli önlemler alınmalı, ayrıca asayiş ve güvenlikleri sağlanmalıdır. Yoksul göçmenlere yeterli yiyecek verilmeli ve sağlık durumları hergün doktor tarafından denetlenmelidir...Hasta, kadın ve çocuklar trenle diğerleri ise dayanıklılıklarına göre katırla, araba içinde veya yaya olarak gönderilmelidirler. Her konvoyda bir müfreze muhafız refakat etmeli, her konvoyun yiyecek malzemeleri varış yerine kadar korunmalıdır... Kamplarda veya yolculuk sırasında göçmenlere karşı bir saldırı vuku bulursa, bu saldırılar derhal püskürtülmelidir."
Yer değiştirme sırasında Ermenilerin bir kısmının hayatını kaybettiği mutlaktır,ancak bunun bir katliam olmadığı hele hele soykırım diye addedilemeyeceği aşikardır. Zira yerlerinden ayrılmak istemeyen Ermeniler isyan etmiş, askerle çatışmaya girmiş savaşm nedeniyle kıtlık , hastalık, iklim şartları, çapulcuların saldırıları, zaman zaman müslüman halkla girişilen çatışmalar ve bazı görevlilerin suistimali kaybın fazla olmasına yol açmıştır.Tehcir sırasında suistimalı görülen memurlar ve kafilelere saldıran eşkiyalar yargılanmış ve idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmıştır.Elverişsiz koşulların ise 90 bin kişilik bir Osmanlı Kolordusunu yok ettiğini göz önüne alırsak, devlet politikası olarak bir milletin toptan yok edilmesi diye bir olaydan bahsetmek haksızlık olacaktır. Zaten Osmanlı Devleti tehciri savaşın getirdiği bir zorunluluk olarak uygulamış ve o günün güç koşullarında göç kafilelerinin güvenliği  için gerekli önlemleri almıştır.Ayrıca İstanbul, İzmir gibi savaştan uzak bölgelerde Ermeniler tehcire  tabii tutulmamıştır, belgelerden de anlaşılacağı üzere Ermenilerden asker aileleri, hastalar, protestan ve katolikler tehcir kapsamının dışında bırakılmıştır. Bunlara ilaveten; asker, subay ve sıhhıye sınıflarında bulunanlar, Osmanlı Bankası, Duyun-ı Umumiye ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler de sevkiyat dışı tutulmuşlardır. Maraş, Trabzon, Diyarbakır, Elaziz, vilayetleri ve Canik sancağındaki tüccar ve esnaf, demiryolu bulunan yerlerdeki şimendiferlerde çalışan işçi ve memurlar da tehcir kapsamı dışında bırakılmıştır. Ayrıca,  kimsesiz çocuklar gerek Türklrin gerekse diğer devletlerin ve milletlerin misyonerlerinin  sahip olduğu yetimhanelere bırakılmış, erkeği olmayan kadınlar ve çocukları da  müslüman köylerinde barındırılmıştır. Eğer tehcirin bir soykırım olduğundan  söz edecek olsaydık sanırım bu kadar istisnasının olmaması gerekecekti. Zaten Osmanlı Devleti Hristiyan dünyanın ve özellikle müttefiki Almanya'nın tepkisini çekmemek için tehcir konusunda özellikle özenli davranmaya çalışmıştır.
Ayrıca Ermeniler tehcir sırasında Talat Paşa'nın katliam emreden gizli bir telgrafının olduğunu ileri sürmüşler fakat bunun sahte olduğu bilim çevrelerince ispatlanmıştır.Ayrıca 1.Dünya Savaşı'ndan sonra müttefikler Ermenilerin soykırım iddiaları üzerine soykırım delilleri aramaya koyulmuşlar, savaştan yenik olarak ayrılan Osmanlı Devleti'nin
tüm arşivleri kendilerine açık olduğu halde iddialarını güçlendirecek deliller bulamamışlardır.
Bir diğer ihtilaflı konu ise meydana gelen insan kaybı sayısındadır. Türk kaynakları ölü sayısının 200-300 bin dolaylarında olduğunu belirtmektedir. Bu konuda Britanica 1918 baskısında 600000 Ermeninin öldüğünü kaydetmekte, 1968 baskısında ise bu sayının 1.5 milyon olduğunu belirtmektedir. Çeşitli Ermeni kaynakları da 500-600 bin dediği ölü sayısını daha sonra 1 ve 1.5 milyon olarak iddia etmiştir. Ama o dönemde 1 milyon 300 bin dolaylarında bir Ermani nüfusunun varlığından söz edilmektedir ki bunlardan savaş öncesi ve sonrasında göç edenler, tehcire tabii tutulmayanlar ve tehcirle yerlerine ulaşanların sayısı çıkarıldığında 300 bin dolaylarında bir insan kaybının olduğu görülüyor ki bunlar arasında çete harekatlarında ve Rus saflarında ölenler de dahildir. Esasında bir kişi ya da 300 bin kişi ölmüş meselesi önemli değildir nihayetinde insan ölmüştür fakat bunun sorumluluğunun Türklere değil; Ermenilere, İngilizlere, Fransızlara ve de Ruslara ait olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Ayrıca bu rakamların çok çok üstündeki bir Türk kaybını da unutmamak gerekir.
Sonuç olarak Osmanlı Devleti Batum Anlaşması ile 28 Mayıs 1918'de kurulan Ermeni Cumhuriyeti'ni tanımıştır.
Bu sözlere rağmen Osmanlıların Mondoros'u imzalamasından sonra Ermeniler yeniden faaliyete geçmiş 28 Mayıs 1919'da Türkiye Ermenistanını ilhak ettiğini açıklamış fakat bu olay ciddiye dahi alınmamıştır.
ABD'nin incelemeler yapmak için 1919'da Doğu Anadolu'ya yolladığı G. Harbord ve heyetinin hazırladığı raporda "Türkler ile Ermenilerin yüzyıllardır barış içinde yan yana  yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Türk köylerinin yakıldığı, savaşa giden Türk köylülerinden en çok %20'sinin geri dönebildiği, 1. Dünya Savaşı'nın başlangıcında Ermenilerin Türkiye Ermenistanı denilen bölgelerde hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları, Tehcir edilen Ermenilerin geri dönmeleri halinde tek bir yerleşim merkezinde dahi çoğunluğu oluşturamayacakları, geri dönen Ermenilerin tehlike içinde bulunmadıkları ve olaylara ilşkin acıklı ve korkunç iddiaların doğru olmadığının tesbit edildiği" belirtilmiş ve rapor ABD kongresine sunulmuştur.
 Harbord'un raporuna rağmen Sevr Anlaşması'nda Osmanlı Devleti'nin Doğu Anadolu'da  Ermenistan'ı özgür ve bağımsız bir ülke olarak tanıması hükme bağlanıyordu. Fakat işgalci güçlere karşı yapılan Türk milli mücadelesi bu anlaşmayı tanımadı; Ermenilerle Gümrü, sovyetler ile Moskova ve sovyet Ermenileri ile Kars anlaşmaları yaparak Sevr Geçersiz kılındı. Lozan Anlaşması'nda ise Ermeni  azınlığın hakları tesbit edilerek Türkiye için Ermeni sorunu sona erdi. Fakat Ermenilerin çabaları sona ermedi ve Türkleri soykırım sorumlusu olarak gösterme girişimleri bu zamana kadar artarak devam etti. Bu girişimler Asala gibi terör girişimleriyle olduğu gibi yanlış belgeler düzenleyip bilim dünyasındaki terör şeklinde de gerçekleşti; fakat en önemli propaganda aracı olarak Ermeniler internet teknolojisini kullanmakta, hazırladıkları web sayfalarında Türk milletine, Türk milli mücadelesine ve M.Kemal Atatürk'e ağır hakaretlerde ve haksız ithaflarda bulunmakta ve iletişim teknolojisini kullanarak dünya kamuoyunu yanlış bilinçlendirmektedirler. Biz bu propagandaya karşı koymak için yakın zamanda haklılığımızı ortaya koyan  geniş kapsamlı İngilizce bir web sitesi oluşturacağız ve İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça ve diğer yabancı dillere vakıf arkadaşlarımızın da bu çağrıya kulak verip bildikleri dillerde Ermeni iddiaları konusunda haklılığımızı ortaya koyan web sayfaları hazırlamalarını istiyoruz.
ERMENİ SORUNU
İDDİALAR - GERÇEKLER

24 NİSAN 1915
Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamlar karşısında Osmanlı hükümeti, herhangi bir önleme başvurmadan önce Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine "Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını" bildirmekle yetinmiştir. Ancak, olaylar durmak yerine giderek yoğunlaşınca, ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur.
Bu maksatla, 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Osmanlı Hükümeti'nin bu kararı üzerine hareket geçen Eçmiyazin Katalikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı'na şu telgrafı göndermiştir:
"Sayın Başkan, Türk Ermenistanı'ndan aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye'deki halkımın korunmasını rica ediyorum."
Başpiskopos Kevork'un telgrafını, Rusya'nın Washington Büyükelçisi'nin ABD'deki temasları izlemiştir. Bütün olup biten, yasadışı Ermeni komitelerinin kapatılması ve elebaşlarının tutuklanması olmasına rağmen, olayı bir "katliam" gibi göstermeye çalışan Ermeniler, başta ABD ve Rusya olmak üzere, çeşitli sömürgeci devletleri kendi saflarına çekmeye çalışmışlardır.
Diaspora Ermenilerinin her yıl sözde "Ermeni soykırımının yıldönümü" diye andıkları 24 Nisan, devlet aleyhine faaliyette bulunan ve masum insanları katleden 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir. Görüldüğü gibi bu tarih, sözde soykırım şöyle dursun, sözde soykırım iddialarına temel oluşturduğu iddia edilen "yer değiştirme" uygulamasıyla bile ilgili değildir.